Belki hayatı romantize ettiğimi düşüneceksiniz, belki de gerçekten öyledir. Bunun cevabını bilmiyorum ama mutluyum.
Misal bir yaz akşamı… Hava, terletmeyen cinsten… Üzüm, incir ve daha başka meyvelerle dolu poşetinizle eve doğru yürüyorsunuz. Balkonlardan karpuz kokuları, çatal-bıçak sesleri geliyor. Gittikçe ağırlaşan poşetinizle, evinize ulaşmanıza tek engel kalmış yokuşa bakıyorsunuz. İşte, o yokuşu çıkarken Barış Bıçakçı tarafından yazılıyormuş gibi hissetmek o yokuşu çıkmamı kolaylaştırıyor.
Ama ben “o gün” Barış Bıçakçı tarafından yazılmadım. Hayatımın o kısmında kalemi devralan çok daha gaddar bir yazardı. Hayır, Kemalettin Tuğcu demeyeceğim. Çünkü zaten hiç okumadım. Düşünüyorum da aklıma gelmiyor o kadar gaddar bir yazar.
Ben zalim bir yazar bile okumamışken bu yazarın hikayesinin karakteri olmak ağır geldi tabii. İçinde kötü canavarlar geçen kitaplar okumamışım, okusaydım hazırlıklı olurdum belki. Ama ben Barış Bıçakçı okudum. En fazla, arkadaşıyla aynı kişiye âşık olan karakterlerin olduğu yumuşacık, durgun, sakin, iyi kalpli öyküler okudum.
Adını bilmediğim, daha öncesinden benzerine bile rastlamadığım yazar tarafından yazılan akademiyi bırakma hikâyem bu blogu açmama vesile oldu. Bu blog, adını “o gün”den alsa da ne zaman, herhangi bir yazar tarafından yazıldığımı hissetsem blogda bununla ilgili yazılar yazacağım.
Not: Eğer varsa tarifime uyan gaddar yazar veya kötü canavarlara sahip kitaplar, bana yazın lütfen. Bileyim de okumayayım. Mümkünse hayatımın hiçbir evresinde kalemi acımasız yazarlar devralmasın. Beni hep Barış Bıçakçı yazsın. Çıktığım bütün yokuşlar da kolaylaşsın böylece.